Diğer DW Blogları DW.COM

Buluşma Noktası

Türk ve Alman kültür dünyası burada buluşuyor

İşçiler ve mimari

Mimarinin, bir şehrin mimarisinin, özellikle de görmüş geçirmiş bir şehrin mimarisinin o şehrin sınırları içinde yer aldığı ülkenin tarihine ilişkin ne çok veri sağladığı bilinen, açık bir olgudur. O mimari, o binalar kadar açıkta bir şey. Tabii, bizdeki gibi yüzlece yıllık hamamların, sarnıçların üzerine işhanları, otoparklar geçirilmemişse ki sırf Eminönü’nde böyle yüzlerce tarihi bina esnaflarca gizlenmiş, kapaklanmıştır.

Tarih

22.10.2012 | 08:02

Paylaş

Geri bildirim

1 Yorum

Caddelerdeki yurttaşlar

Berlin, Oranienstrasse’de bir kafede arkadaşımla yağmuru seyrediyoruz. İstanbul’a dönmeden bir gün önce. Ertesi gün Berlin’de ısının 11 dereceye düşeceği ve yağmurun daha da şiddetleneceği söyleniyor. İstanbul’da ısının 30 dereceye yaklaştığı haberini de almışım bu arada.

Tarih

15.10.2012 | 07:30

Paylaş

Geri bildirim

Yorum yaz

Bir kitapçı ve ömrüm

Kapısından içeri ilk girdiğimde 11 yaşındaydım. Sevimli, yaşlı bir adam, annem kasada para öderken heyecan içinde elindeki kitapları karıştıran benim başımı okşamış, yıllar içinde aramızda gelişecek bir dostluğun ilk işaretini vermişti. İstanbul’un en önemli caddelerinden İstiklal Caddesi’nin Tünel yönündeki ucunda yer alan ve kentteki en önemli Almanca yayın kaynağı olan Türk Alman Kitapevi ömrümün geri kalanında benim için yaşadığım bu kentin en önemli uğrak yerlerinden biri olacaktı. Oldu da ve böyle de süreceğe benzer. Türk Alman Kitapevi’nde ders kitapları ile başlayan alışverişim 42 senedir sürüyor. Cezaevindeyken bile kesintiye uğramadı. Bunu sonra anlatırım. Franz Mühlbauer’in benim için şık bir paket yaptığı ilk edebiyat kitabı ise Erich Kaestner’in Emil und die Detektive adlı yapıtı oldu. Şimdi kitaplığıma baktığımda kitapların yarısının Mühlbauer ailesinin fertlerinden satın alınmış olduğunu saptıyorum. Önce Franz, sonra Joseph ve Thomas Mühlbauer. Franz Mühbauer’den başlayalım önce. Çok severdim bu yumuşak kalpli, sert görünümlü adamı.

Tarih

08.10.2012 | 10:11

Paylaş

Geri bildirim

Yorum yaz

Benim iki evim

Geçen iki hafta boyunca bir dizi metni Almancaya çevirmem gerekti. İki evimin arasında gidip gelmek, birine bakıp diğerinde bir şey inşa etmek, birinde inşa ederken, bu kez de diğerinde yapabileceklerimi görmek, iki evim, iki dilim, Türkçeden Almancaya, Almancadan Türkçeye gezinmek çok güzeldi. Büyük zenginlikti.

Tarih

02.10.2012 | 12:59

Paylaş

Geri bildirim

Yorum yaz

Travmalarımız ve tiyatro

Sınavı başarıp da, 1970’in yaz aylarında İstanbul’da 1882 yılından beri faaliyette olan ve ülkenin prestijli okulları arasında yer alan Sankt Georg Avusturya Lisesi’ne (Österreichisches Sankt Georg’s Kolleg) 11 yaşımda öğrenci olarak kabul edildiğimde, bundan böyle, Türkiye’nin de Cumhuriyet’in kuruluşundan beri yüzünü döndüğü, aslında daha önceden döndüğü, şimdi ama artık Kuruluş’la resmen döndüğü, bir parçası olmaya karar verdiği, belki de zaman zaman anti-tez, bir karşı özdeşlik (Gegen-identifikation) olarak çoktan, epey uzun zamandır bir parçası olduğu Avrupa kültürünün hayatımda belirleyici olacağını çocuk aklımla kavramış olmalıyım. Öyle de oldu. Önceleri Avusturya benim için sevdiğim rock gruplarının long play‘lerinin anglosakson ülkelerle aynı zamanda piyasaya çıktığı, okuduğum dergi ve kitapları ucuza alabileceğim, yaz tatilinde okul idaresi bir vesileyle bizi otobüslere doldurup 30 saatlik yolculuğun sonunda götürdüğünde, arkadaşlarla başı buyruk – ama elbette öğretmenlerimizin kontrolü altında – hoşca iki hafta geçirdiğimiz ve bu arada ülke dışına çıkışın hâlâ kısıtlı olduğu Türkiye’den kapağı Avrupa’ya atmış yeniyetmeler olarak annelerimizin kozmetik siparişlerini tedarik ettiğimiz güzel ülkeydi.

Tarih

21.09.2012 | 11:53

Paylaş

Geri bildirim

Yorum yaz